Bilimin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak yazının bulunması ile başlayan ve dokümente edilen zamandan bu yana –eksik de olsa- bazı bilgilere, o zamanın yaşanmışlıklarına vakıfız. Pozitif Bilim temeline dayanan, elle tutulur, gözle görülür, deneye tabii tutulabilir ve sonuçları ortaya konup standardize edilebilen bilgi, her dokusu farklı olan, parmak izi bile aynı olmayan insan olgusuna nasıl uyarlanıp standardize edilebilir? İslam coğrafyasında Rönesans’tan daha önce gelişmeye başlayan ve Batı literatüründe Rönesans’la taçlanan “Bilimin Altın Çağı” ile yeryüzünün en değerli varlığı İNSAN yapısını ve hastalıklarını anlamaya yönelik çalışmalar, 20. Yüzyılda organ değişimlerinin başarılabildiği, göğüs kafesinin açılarak çalışan kalbin üzerinde, kalbi besleyen damarların onarılabildiği ve hatta kalbin dahi değiştirilerek yeni kalbin insan organizmasına pompa görevini yapabildiği baş döndürücü gelişmeler yaşadık. 20. Yüzyıl her insanın standart kabul edilerek “standart” tedavilerin uygulandığı bir yüzyıl olmuştur. Milenyum dan itibaren ise her insanın “TEK ve EŞSİZ” olduğu ve dolayısıyla da hastalıklarının da birbirine benzemekle beraber tam tamına ÖRTÜŞMEDİĞİ gerçeği ile yüzyüze geldik. Çünkü bir tedavi modalitesi bir kişinin tedavisini sağlayabiliyorken başkası için az işe yarıyor veya hiç yaramıyordu.

Bu sebeplerden dolayı “hedefe yönelik tedavi” “kişiye özgü tedavi” yaklaşımları gündeme geldi. Örneğin, tümör gelişimi esnasında her konağın yani insanın bağışıklık sistemi farklı davranır. Kiminde aynı tip tümör agresif (saldırgan) davranırken, kiminde büyüyecek ortamı bile bulamayabilir. Bu yüzden insan vücudunun savunması son derece önemlidir. Benzer şekilde enfeksiyon hastalıklarında da bazı konakların (insanların) virus ya da bakteriye cevapları farklı olduğundan kimi yatak-döşek hastalık geçirirken bazısı da ayakta, işlerinin başında hastalığını atlatabiliyor.

Eğer Bilim ve Bilim Adamı tutucu olsaydı, bizler halen daha 20. yy yaklaşımını kabul edip kişilere standart tedaviyi veriyor olacaktık. Ancak pozitif bilimin araştırıcı geliştirici kişiliği nedeniyle bu gelişmeler kayıt altına alınarak doğru sonuca ulaşmak olası olabilmektedir.

Ancak çevremizdeki bazı doktorlarımızın da bu tutuculuktan nasiplendiğini üzülerek görüyoruz. Gelişime açık olmayan, yenilikleri takip etmeyen, uzmanlık aldığı zamanki bilgilerle idare eden doktorlarımız ne yazık ki gelişmelerin gerisinde kalarak, muhatap olduğu insana gerekli tedaviyi uygulayamıyor ya da tedavide eksik kalabiliyor. Hatta daha ileri giderek hiç duymadığı bir tedavi yöntemi ile ilgili olarak da hiç araştırıp soruşturmadan “ahkam kesip”, yöntemi kötüleyebiliyor.

Kanımca eğitim profesyonellerinin önümüzdeki yıllarda üzerinde durmaları gereken konu yeni yetişen nesle araştırma ve gelişmeye açık olmaları ve önyargıdan uzak düşünebilmelerinin öğretilmesi olmalıdır.

Dolayısıyla, Bilim TUTUCU OLAMAZ….

Write a comment:

*

Your email address will not be published.